TEK KİŞİLİK GÖSTERİ

ismailnuri_1920-kpak-6

İsmail Nuri, merakla beklenen tek kişilik gösterilerine başladı.

Türkiye’de doğaçlama tiyatronun öncü isimlerinde olan İsmail Nuri’nin zengin ve seçkin insanlardan, Terlikçi Fevzi’ye uzanan enteresan yaşamından kesitler bulacağınız, aynı zamanda yaşama dair düşüncelerini de dinleyeceğiniz bu gösteriyi sakın kaçırmayın…

8-9 Aralık Cuma ve Cumartesi 20:30

Bilgi ve rezervasyon :0 535 842 30 10

Bilet: 30 TL

Adres: Yota Sahnesi İstiklal Caddesi Atıf Yılmaz Sokak (Ağa Camii sokağı) 16 / 2 Beyoğlu

Fotoğraf: Başak Tuncer

yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

OYUNCU OLANLAR VE OLMAYANLAR İÇİN DOĞAÇLAMA*

Sevgili arkadaşlar merhaba,

bu yazıyı uzun süreden beri sürdürdüğüm atölye çalışmalarını tanıtmak için yazıyorum.

Pablo Picasso, ortaçağın en büyük ressamlarından olan Raffaello’ya gönderme yaparak şöyle der; “Rafael gibi resim yapmak dört yılımı aldı, bir çocuk gibi resim yapmaksa bütün ömrümü…”

Yaklaşık olarak 15 yıldır eğitmenlikle uğraşan biri olarak bana “Hocam, sahnede iyi olmak istiyoruz, ne yapalım? ” derseniz, sadece şunu söylerim “çocuk olun.” Benim de kişisel olarak ulaşmaya çalıştığım bu hal, söylemesi basit ama gerçekleşmesi zor olan bir hal.

Bir basketbol koçu maç öncesi oyuncularına şöyle der; ” taktiği veriyorum, karşı takımı yeniyoruz”

Doğruları hepimiz biliyoruz, sahnede rahat ol, eğlen, kasma, inan, arkadaşını dinle vb. O zaman hepimiz sahneye çıkıp yapalım ama pratikte bu böyle olmuyor. Çoğumuz tökezliyor, kendini rahat ifade edemiyor ve yıllarca belirli bir kalıbın içinde debelenip duruyor, ne yaparsa yapsın bir adım ileriye gidemiyor. Biliyoruz ama işimize yaramıyor, peki ama neden?

Çünkü bilmekle deneyimlemek arasında çok büyük bir fark var. Bilmek, sahnede işimize yaramaz, bilerek oynayamayız, bildiğin anda oyun biter, hiç bir çocuk bilerek oynamaz. Bugüne kadar analiz ederek saklambaç oynayan bir çocuk görmedim ama çocuk saklambaca dair her türlü bilgiye sahiptir, deneyimsel olarak sahiptir. O nedenle bütün varlığıyla oynar, sadece oynar. Oyunculuk da da istediğimiz şey de, aslında tam olarak budur; sadece oynamak.

Çocuk olursak sadece oynarız, başka şeyleri düşünmemize gerek kalmaz. Ben atölye çalışmalarında rahat olmayı, eğlenmeyi, inanmayı, dinlemeyi ve bunların hepsini içeren çocuk olmayı deneyimlemeniz için size yardım ediyorum.

Çalışmaya katılacak arkadaşlardan tek bir ricam var; “Aaa çocuk olmak mı ben bunu biliyorum” demeyin, neler yapıldığını tahmin etmeye çalışmayın, kafanızdaki her şeyi çöpe atın, hiçbir şey bilmediğinizi varsayın.

Bilmeyi bırakın, bilgileriniz sizi şu an olduğunuz yere getirdi, şu an olduğunuz yerden memnunsanız zaten doğru yoldasınız, çalışacak bir şeyimiz yok demektir, eğer değilseniz onlara teşekkür edin ve kapıda bırakın.

Bu arada çalışma başlık da da belirtildiği gibi sadece oyunculara değil, oyuncu olmayanlara da açık.

Umuyorum ki, çocuk olmayı deneyimlemek sizi gerçekten özgür kılacak, daha rahat akışa girmenize ve potansiyelinizi daha fazla ortaya çıkarmanıza yardımcı olacak. Belki de derinliklerde bir yerlerde hiç tahmin etmediğiniz biriyle karşılaşacaksınız; Gerçekte olduğunuz kişi ile…

Atölye çalışmaları bilgi  0 535 842 30 10/ yotadogaclama@gmail.com

İsmail Nuri’nin yazılarına daha kolay ulaşmak için lütfen takip ediniz.

https://twitter.com/ismailnuri
https://www.facebook.com/ismailnurisayfa

*Başlıkta Augusto Boal’in “Oyuncu olanlar ve olmayanlar için oyunlar ” kitabına gönderme yapılmıştır.

banner-yazili

 

 

yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÜSTTEN BASIYOR ALTTAN UCU ÇIKIYOR


Sevgili arkadaşlar,

Konfüçyus’un bir lafı vardır “Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları daha alçakta… Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır.”

Ben Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdum. Salihli Bozdağların eteklerinde kurulmuş şirin bir Ege kasabasıdır, kasabasıydı desek daha doğru çünkü şu an bir kent. Ama olayımızın geçtiği 1980 yıllarda bir kasabaydı ve ben de o kasabanın minik bir ilkokulunda minik bir öğrenciydim. Bir kış günü Almanya’da işçi olarak çalışan Nazmi dayım izne geldi. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz dayıma Allah’tan rahmet diliyorum.

Genelde yaz aylarında ailesiyle izne gelen dayım bu sefer kışın gelmiş, üstelik ailesini getirmemişti ama yalnız değildi çünkü yanında bir alman vardı. Dayımla aynı fabrikada çalışan ve Türkiye’yi çok merak eden Gunter isimli bir alman vatandaşı dayımın peşine takılmış ve 80’li yılların Salihli’sine gelmişti.

Alman’ın gelişi akraba, dost ve yurttaşlar arasında olay oldu çünkü o zamanlar dünya bu kadar global değildi, turizm daha patlamamıştı. Alman yurdumuz sathında sık sık görülen bir tip değildi. Kasabada “Nazmi yanında alman getirmiş”  diye bir heyula aldı yürüdü.

Nihayetinde çoluk çocuk elliye yakın vatandaş anneannemin salonunda alman görmek için toplandık. Salonda hiç ses çıkmıyor, herkes büyük bir dikkatle Günter’i izliyordu. Her hareketi bizim için bir olaydı; oturuşu, kalkışı, konuşması. Bütün salon çok az insana kısmet olan bir şeye tanık olmanın hazzını yaşıyor gibiydi. Günter bir ara tuvalete gitti, dedem “Almanlar da sıçıyormuş demek ki ” diyerek adama yapılan uzaylı muamelesine son noktayı koydu.

Elli kişi gerçek üstü bir şekilde Alman’ı seyrederken, Günter çantasından bir kalem çıkardı. Kalemin çıkışıyla birlikte benim tarumar oluş sürecim başladı çünkü hayatımda ilk defa böyle bir kalem görüyordum. Benim kalemtraşla açtığım kalemlere benzemeyen, her şeyiyle farklı olan bu kalem aslında şu an bizim 0.5 olarak tanıdığımız kalemden başkası değildi. “Kalemin ucu yok, acaba nasıl yazacak?” diye düşünürken, Günter üstten kaleme bastı, alttan ucu çıktı. Tamamen dağılmıştım, “aaa ucu çıktı” diye bağırdığımı hatırlıyorum.

“Üstten basıyor, alttan ucu çıkıyor” teknolojisi bütün salonda bir heyecan dalgası yaratsa da, esas etkisi benim üzerimde oldu.

Ertesi gün okula koşturarak gittim, bütün arkadaşlarımı toplayarak kalemi anlattım. Kimse üstten basınca alttan ucu çıkan kaleme inanmadı “hadi len atıyorsun” gibilerinden tavırlar gösterdiler hatta sınıfta alay konusu oldum. Okul biter bitmez, hem ağlayıp hem koşturarak eve gittim. Anneme durumu anlattım. O akşam yine anneannemlere gittik, Günter’e  durum aktarıldı. Adam kalemi bana hediye etti.

Ben neredeyse bütün gece uyumadan, ertesi gün okula elimde kalem yine koşturarak gittim. Alman hayatıma girdiğinden beri sürekli koşturuyordum. Arkadaşlarıma kalemi gösterdim, hepsi kaput oldu. Büyük sınıflardan kalemi görmeye gelenler oldu, hatta öğretmenler bile baktı. Katıksız mutlu olduğumu hatırlıyorum. Belki de hayatımın geri kalanında sahip olduğum hiç bir şey bana bu kalem kadar mutluluk vermedi.

O günlerden bu günlere çok şeyler değişti, sahip olduğum şeyler artarken onlara yüklediğim anlamlar ufaldı. Şu an sahip olduğum şeylerin tamamı bile, bana o kalem kadar mutluluk vermiyor, ne kadar daha da sahip olsam vermeyecek çünkü o çocuk her şeye bütün yüreğiyle anlam yüklerken, benim şu an nereye ne yüklediğim belli değil.

Yıllarca maddi manevi bir şeylere sahip olmaya çalıştım, bazı şeylere sahip olurken bazılarına olamadım ama her zaman şu oldu. Sahip olduklarım hızla anlamını yitirdi, sahip olamadıklarım yeni hedeflerim olarak önüme dikildi. Yıllardır çarktaki fare gibi takılıyorum ama artık bitti.

Bundan sonra yapılacak, sahip olunacak hiç bir şey yok, çaba, plan, program, hedef yok. Hayal var, eğlence var, oyun var.

İki yıl önce Tanrı, kuantum alanı, enerji, evren ya da doğa ne derseniz deyin benim karşıma hiç ummadığım bir şekilde çıktı ve hayatımı geri dönülemez bir şekilde değiştirdi. İlk başta uzun bir süre debelendim, çünkü onun o olduğunu anlamamıştım ama şimdi eminim. Eminim çünkü beni sürekli sevgiye, iyiliğe, merhamete doğru itiyor, eminim çünkü bana tek bir çıkış bıraktı, o çıkış da gerçekten olmam gereken yere gidiyor.

Bunu anlatmak zor, bazı şeyleri sözle anlatamıyorsunuz, çünkü sözün dünyasına ait değiller ama kısaca “Çocuk İsmail Nuri ayarlarına geri dönüyorum” diyerek bu mevzuyu kapatayım.

Bazı öğrencilerim “hocam sadece komik değil, aynı zamanda felsefi yazıyorsunuz” diyorlar. Doğrudur, felsefe konusunda derin birikimim yazılarımda kendini gösteriyor. Sofi’nin Dünyası’nı okudum ben, çocuk kitabıydı ama beni tatmin etti.

Yoksa siz bütün felsefecilerin Kant okuduğunu mu sanıyorsunuz? Benim felsefe öğretmeni bir öğrencim vardı. Bir gün alkollü bir anında “abi ben ne öğrendiysem, Sofi’ nin Dünyası’ndan öğrendim. ” diye itirafta bulunmuştu.

Üniversite yıllarında öğrenci derneğine üyeydim. Samet diye yeni devrimciliğe başlamış bir çocuk vardı. Baktım bir gün George Politzer’ in “Felsefenin Başlangıç İlkeleri”  kitabını okuyor, havalar o biçim ama.  Bir hafta sonra dernekte Tommiks okurken yakalandı, yalnız kaldığımız bir an “İsmail daha başlangıcı anlamadık, sonunu nasıl getireceğiz?” deyince “Üzülme Samet zaten Tommiks de bir nevi devrimci dediğimi hatırlıyorum.

Bu yazıyı lisede Nietzsche, Camus, Bakunin okumaya çalışırken kafayı yakan gençlere armağan ediyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Atölye çalışmaları bilgi  0 535 842 30 10/ yotadogaclama@gmail.com

İsmail Nuri’nin yazılarına daha kolay ulaşmak için lütfen takip ediniz.

https://twitter.com/ismailnuri
https://www.facebook.com/ismailnurisayfa

 


 

mayıs en son
yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

OLSUN DA NASIL OLURSA OLSUN

 

Sevgili kardeşlerim,

bundan yıllar yıllar önceydi. Daha tiyatroya başlamamıştım, takı ve kitap satarak hayatımı kazanıyordum. Sabit bir yerim yoktu, daha çok kermeslere, fuarlara katılır, fuar ve kermes olmadığı zamanlarda da okullara gider kitap satardım. Seyyar satıcının bir kıp üstünde pazarlamacı, standçı karışımı bir gençtim. Farklı yerler görmeme ve farklı insanlarla tanışmama vesile olan bir işti. Kışın Ege kentlerini dolaşırken, yazın sahillerde takılıyordum fakat şöyle bir problemim vardı; arabam yoktu.

Bilenler bilir, bu işleri arabasız yapmak gerçekten çok zordur. Malları taşımak bir dert, tezgahı taşımak başka bir dert, gidip gelmek daha başka bir dert, malzemeleri koyacak yer bulmak çok başka bir dertti. Artık otobüslerde sürünmekten, birilerine ricacı olmaktan bıkmıştım. Bütün bunların tek bir çözümü vardı; araba.

Aslında arabalardan pek hoşlanmam, hatta lastikli araçların hiçbirinden hoşlanmam, ama burada bahsettiğim araba bir zevk ya da tercihten daha öte bir şeydi, hayatımı öyle bir hale getirmiştim ki arabasız yaşamam neredeyse imkansızdı. Araba sahiplerine gıptayla bakıyordum, onlar bana göre dünyanın en başarılı  insanlarıydı. Arabayla ilgili hayaller kuruyor; benim gibi arabasızlarla  “içi şöyle olsun, kasası geniş olsun, dizel olsun, yok abi tüplü olsungibi sohbetlere dalıyordum.

Araba sahibi olma isteği yavaş yavaş gözümü döndürüyordu. Bir süre sonra “araba olsun da, nasıl olursa olsun”  diye düşünmeye başlamıştım. Meğersem “olsun da nasıl olursa olsun”  cehennemden önceki son çıkışmış, hayatın bana son uyarısıymış, bilemedim, doğal olarak da dinlemedim.

En sonunda, sağsa kulakları çınlasın, öldüyse Allah rahmet eylesin, 1971 model bir Renault Station (Röno Steyşın) araba aldım. Ben aldığımda 29 yaşından yeni gün almıştı.

Arabayı ilk aldığım gün “İşte Nuri, artık hayatın değişecek.” dedim kendi kendime. Gerçekten de değişti, sanayi sitesi dünyasıyla tanıştım. Araba arıza kusuyordu, arızadan arızaya koşuyordu. 29 yıldır Türkiye yollarında olmanın bütün acısını benden çıkarıyor, bugüne kadar ona yapılan tüm kötülüklerin hesabını benden soruyordu.

Neredeyse haftanın iki günü sanayideydim, artık en yakın arkadaşım tamircilerdi. Bunlardan bir tanesi de Kaportacı Selami’ydi. Selami’yle daha ayrı bir samimiyetimiz vardı; neşeli, kendisiyle barışık bir insandı. O da beni sevmiş, dünyasını bana açmıştı. Sık sık görüşüyorduk. Selami’yle takılmaya başladıktan sonra, daha önce yapmadığım bazı şeyleri yapmaya başlamıştım. Çayı beş şekerli içiyor, Cengiz Kurtoğlu dinliyordum. Pazar günleri sanayi tatil olduğu için Selami’yle motora atlıyor, onun kızına dolaşıyorduk. Kıza dolaşma, motorla kızın evinin çevresinde 50 kere dönmek gibi bir şeydi. Dönüyor, dönüyor, dönüyorduk. Döne döne kız ayarlanır mı, Selami ayarlıyordu.

Selami’yi arkadaşlarımla da tanıştırmıştım, genelde üniversite mezunlarından oluşan grubumuz onu sevmiş, bağrına basmıştı. Bu arada ben de sanayiden arta kalan günlerde var gücümle koşturuyor, daha fazla para kazanıyordum.

Arabayı sadece iş için kullanmıyordum. Bir keresinde altı komşu kadını arabaya doldurup pikniğe götürdüm. Bizim oralarda gelenektir, aracı olan mahalledeki teyzeleri, çoluğu çocuğu pikniğe götürür. Ben de geleneğe uydum, altı şişman teyzeyi götürdüm. Bizim teyzelerin bir özelliği vardır, ön koltuğa oturmazlar, korkarlar.  Üç teyze arka koltuğa, üç teyze de steyşının bagajına oturdular. Dönüşte araba ortadan yırtıldı. Şaka yapmıyorum, gerçekten yırtıldı. Sanayi’ye zor yetiştirdim. Selami “abi artık bu arabaya binme” dedi.  Ben de “Neye bineyim, sana mı bineyim?” dedim. Daha önce bana çok uzak olan bu jargon artık gündelik hayatımın bir parçası olmuştu

Arabayı yaptırdım, işime koşturmaya devam ettim, ama araba durmuyordu. Akhisar’a giderken şanzımanı düştü, elektrik tesisatı komple yandı, arka koltuğu kırıldı vb.

Bir de şöyle bir durum oluşmuştu; daha çok para kazanmama karşın arabayı değiştiremiyordum, araba sanki bana musallat olmuştu. Sıra bir türlü ona gelmiyordu, paralı askerlik çıktı, evi düzeltmem gerekti, dükkan açtım hatta bir dükkan daha açtım ama arabam değişmedi. Hala ufak tefek tamirlerle idare ediyordum.

En nihayetinde hayatımın yörüngesini tamamen değiştirmeye karar verip, her şeyi geride bırakarak İstanbul’a geldim. Her şeyi geride bıraktım, bir tek onu bırakamadım. O da benimle geldi. İstanbul’daki evimin önünde durmaya başladı. Bu arada maddi durumum yine mantarlamıştı. Bir yandan tiyatro çalışıyor, bir yandan da okullarda kitap satıyordum. O yüzden kendisine yine derinden bağlanmış ve İstanbul’da da bir tamirci çevresi edinmiştim.

Bir gün sabah kalktığımda arabayı park ettiğim yerde bulamadım, çalınmıştı.  Aynı gün içinde araba bulundu, evin üç yüz metre ötesinde. Sonra hırsızlar da yakalandı, tahmin ettiğim gibi akli dengeleri yerinde değildi. Onlar bile  üç yüz metre dayanabilmişlerdi.

Bu arada trafik polisleri ile yaşadığım maceralar bir film olur, ödediğim miktarlar filmi finanse eder. Onları saymıyorum. Kısacası “olsun da nasıl olursa olsun” diye aldığım araba bana dünyayı dar etti. Burada sempatik bir şekilde anlattım ama neredeyse beş sene acı çektim.

Bence “Olsun da nasıl olursa olsun”  bize gönderilmiş bir sinyaldir, başta da söylediğim gibi bir uyarıdır, hatadan önceki son çıkıştır. Ne zaman böyle düşünsem arkasından büyük bir hata geldi, çünkü “Olsun da nasıl olursa olsun” yanlış bir düşünce.  Bu cümlenin altında coşkulu bir istek değil, derin bir bağımlılık var, insanı eğip büken bir şeyler var.

“Sevgilim olsun da, nasıl olursa olsun” ne demek ? Benim bu konuda hiç bir standartım yok demek, sevmediğim bir insanla da beraber olurum demek, kendime hiç saygım yok demek. Neden bu seviyede yaşamak zorunda olalım? Neden yanlış yataklarda uyuyalım, neden istemediğimiz işlerde çalışalım, neden sabah pişman olacağımız biriyle akşam yatalım? Artık herhangi bir konuda böyle hissetmeye başladığımda, ileriye doğru adım atmak yerine, geriye dönüp bu noktaya nasıl geldiğime bakmaya çalışıyorum. Nasıl oldu da ben bu şeye bu kadar bağımlı hale geldim?

Zaten yarına çıkacağımızın bir garantisi yok,  bir de zorunluluk kılıfına sokup sevmediğimiz şeyleri mi yapalım? Polat Alemdar’ın dediği gibi “Dünya bir gündür, o da bugündür.” O zaman yardırın gitsin. En derin saygılarımla.

Atölye çalışmaları bilgi  0 535 842 30 10/ yotadogaclama@gmail.com

İsmail Nuri’nin yazılarına daha kolay ulaşmak için lütfen takip ediniz.

https://twitter.com/ismailnuri
https://www.facebook.com/ismailnurisayfa

 

 

yazılar içinde yayınlandı | 1 Yorum

Neden yazı yazıyorum?

Sevgili kardeşlerim, arkadaşlarım,

Bundan üç yıl önce bir sitem vardı ve bu sitede her pazartesi yazılar yayınlıyordum. Bu yazılar çok beğenildi ve kısa sürede bana bir taraftar kitlesi kazandırdı fakat sonra şimdi hatırlamadığım bir nedenle yazıları kestim. Sanırım zor geldi ya da ona benzer bir şeyler. Aradan üç yıl geçti, bu üç yıl boyunca yazı yazmak aklımın ucundan bile geçmedi. Ta ki geçen haftaya kadar. Geçen hafta yeniden yazmaya karar verdim. Şimdi izninizle yazılarıma neden geri döndüğümü sizlere anlatmak istiyorum.

Bir süre hayat bana iyi davranmadı, karşıma beni üzecek şeyleri çıkartıp durdu, olaylar öylesine arka arkaya geldi ki, bir ara gerçekten kafam durdu, kepenkleri kapattım, delireyazdım. Kapana kısılmış kedi gibiydim, bir yandan delireyazıyor, bir yandan da can havliyle bu durumdan çıkmak için sağı solu tırmalıyordum, uzun bir süre bu dertlerden nasıl kurtulurum? diye dolandım durdum, divane oldum. Sonuçta bir şey öğrendim.

Şu anda hangi büyüklükte dertlerle boğuştuğunuzu bilmiyorum, ukalalık etmek istemem ama hayatta her şeyin bir çözümü vardır. Ben bu süreçten bunu öğrendim.

Bunu bana Çanakkale’de seansına 3o lira verip gittiğim, beni iyice delirten psikolog da söylemişti. Seanslar esnasında telefonla konuşan hatta bir keresinde iftar için pide siparişi veren bu güzide varlık, ilk görüşmemizin en başında “Nuri Bey, ölüm ve doğum haricinde her şeyin mutlaka bir çözümü vardır, merak buyurmayınız” deyince nasıl rahatladığımı unutamam. Fakat sonrasında bana bu çözümün ne olduğunu hiçbir zaman anlatmadı. Ben ne anlatırsam anlatayım, Doğan Cüceloğlu’nun “İnsan insana” kitabından öğrendiği cümleleri tekrarlayıp duruyordu. Mesele sadece doktorun beni dinlememesinden ibaret değildi.

Seans sırasında odaya insanlar giriyor, psikologdan randevu alıyor, zaman zaman doktor dışarı çıkıyor, insanlarla tartışıp geri geliyordu. Bir keresinde 100 lirayı bozamadığı için 20 liralık seans yaptık, o seans dengemi iyice bozdu. Sonunda yaz bitti, ben de İstanbul’a döndüm. Uzun bir aradan sonra az da olsa mutlu olmuştum. Psikologun tedavi yöntemini de anlamıştım; yöntem dört adımdan oluşuyordu. 1. hastanın hayatına giriş, 2. sorununu daha da büyütme, 3. çıkış  4. hastanın “daha da beteri varmış” deyip şükrederek rahatlaması.

İstanbul’a döndükten sonra şöyle düşünüyordum; çözümsüz gibi gözüken bu sıkıntımın bir çözümü var ama ben henüz bu çözümü bilmiyorum. Bu “benim problemimin çözümü yok”tan daha ileri bir noktaydı. Sonraki günlerim çözümü aramakla geçti. Tutkulu arayışımın sonunda bazı çözümler buldum ama bu çözümlerin sihirli haplar, mucize yöntemler olmadığını söylemek istiyorum. Bu süreç üzerine sayfalarca yazı yazabileceğim ve bu çözümlerden sadece biri bugünkü yazımın konusu olduğu için kısa kesip, hemen söylemek isterim ki;

Sorunlarını çözme, hayatı daha doyumlu yaşama konusunda insan evladının yarattığı ya da ona bahşedilmiş en değerli aparatlardan biri paylaşmaktır.

Şu darı dünyada, acı ve zevk arasında gider geliriz. Yaptığımız her şeyi acıdan kaçınmak ya da zevke ulaşmak için yaparız. Filancayla öpüşeyim bir zevk arayışıyken, şu sopadan kaçayım bir acı kaçınmasıdır. Bu basit örnek bütün hayat için geçerlidir. Her şey ama her şey acı-zevk ikiliğinin içindedir.

İşte kardeşlerim, insan soyunun gerçek ilaçları acıyı azaltan ve zevki arttıran şeylerdir. Mesela uyuşturucu bunu yapar ama kısa vadede, uzun dönemde zevk giderek azalırken, acı katlanarak büyür. Oysa paylaşmak gerçek ilaçtır; acılar paylaşıldıkça azalır, mutluluklar paylaşıldıkça artar. Kullanıla kullanıla geyik mertebesine ulaşmış bu söz, aslında çıplak ve kuvvetli bir gerçekliği ifade eder.

Sıkıntınızı birisine anlattığınızda rahatlarsınız, en farkındalığı düşük insan bile bu yalın gerçeği bilir ve çevresinde insan arar. Ha keza mutluluk da tek başına çok tatsızdır, Cindy Crawford’la ıssız adaya düşen Türk fıkrasını bilirsiniz. Bizim adam Cindy ile beraber olur  ama bu büyük başarıyı paylaşacağı insan yoktur. Bu hayvani ihtiyaç, elemanı en sonunda Cindy’ye kaş ve bıyık çizmeye götürür. Finalde şahıs kaşlı, bıyıklı Cindy’ye, Cindy Crawford’ı nasıl götürdüğünü anlatır.

Nihayetinde paylaşmak o kadar derin bir gereksinimdir ki, paylaşmazsan ölürsün desek yeridir. En karizmatik gizem adamı bile aslında kocaman bir balondur, insan bu dünyaya paylaşmak için gelmiştir. Yalnızlık çoğu zaman yüceltilmiş, kendisine derin önemler atfedilmiştir. Oysa ki “Yalnızlık dediğin nedir ki gülüm, ben senin için çoğalmayı göze almışım.” der Polat Alemdar.

En nihayetinde kardeşlerim birbirimize ihtiyacımız var, yoksa osur osur ipe diz. Geçen hafta bunları düşündüm ve yazılara tekrar dönmeye karar verdim, çünkü paylaşmayı istediğim bazı şeyler var.

Saygılarımla huzurunuzdan ayrılıyorum, inandığınız şey sizi korusun.

Atölye çalışmaları bilgi  0 535 842 30 10/ yotadogaclama@gmail.com

İsmail Nuri’nin yazılarına daha kolay ulaşmak için lütfen takip ediniz.

https://twitter.com/ismailnuri
https://www.facebook.com/ismailnurisayfa

ismail nuri - neden yazı yazıyorum

yazılar içinde yayınlandı | 1 Yorum

BİYOGRAFİ

İsmail nuri 1972 yılında Salihli’de doğdu.

Tiyatroya Nazım Kültürevi Oyuncularıyla başladı. Sevim Arat’la birlikte  YOTA’ yı kurdu.

YOTA ile birlikte Çehov’un kısa oyunlarından yaptıkları “Bir Garip Çehov” seçkisini yönetti ve Bay Smirnov ve Çehov rollerini oynadı.

Tek kişilik oyunu “Beyaz Karga”yı değişik sahnelerde sergiledi.

2005 Yılında doğaçlama tiyatroya başladı. 1500’e yakın doğaçlama tiyatro gösterisi yaptı.

2008 yılında Kanalturk ekranlarında “DEPO” programını hazırlayıp, sundu.

2013 yılında Osmantan Erkır’la Aspava Doğaçlama Hayat Öyküleri’nde yer aldı.

İsmail Nuri, Yota Doğaçlama’nın kuruluşundan bu yana tiyatro ve doğaçlama atölye çalışmalarını yürütüyor ve tek kişilik gösterilerine devam ediyor.

http://www.yotadogaclama.com

1- Hayatımın geri kalanında bana en fazla mutluluk verecek şey olarak ne yapmak istiyorum?

2- En mutlu anımızın diğer insanlara yardım ettiğimiz zamanlar olduğunu düşünürsek, beni mutlu edecek şeyi en azından bir kişiye ama belki de bütün dünyaya faydalı olacak hale nasıl getirebilirim?

3- Bunu yapmamı engelleyen jaguarlar, tıkanmalar, engeller, mesajlar neler?

4- Jaguarlara dokunduğumda, tıkanmalarla yüzleştiğimde ve engelleri kabul ettiğimde, bu benim algımı ileri gitmemi sağlayacak şekilde nasıl değiştiriyor?

5- Bunu gerçekleştirmek için hangi eylemlerde bulunuyorum?

43

yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın